Kasım 9, 2025 0 AbakaTalksByGultekinOzdemir admin

Türk modernleşmesi, yalnızca siyaset, ekonomi ya da teknolojiyle ilgili bir süreç değildir; aynı zamanda toplumsal ruhun uzun bir terapi hikâyesidir.
Çünkü bir toplum modernleşirken, kendi geçmişiyle, yenilgiyle, eksiklikle, hayranlıkla ve utançla hesaplaşır.
Bu hesaplaşma yüzeyde reformlar, derinlerde ise benlik duygusunun yeniden kuruluşu olarak yaşanır.

Yenilginin Aynası

Osmanlı’nın son yüzyılı, askerî ve ekonomik çöküşten daha çok, psikolojik bir kırılma dönemiydi.
Bir zamanlar dünyaya hükmeden imparatorluk, artık Batı’nın “hasta adamı”ydı.
Bu sadece bir siyasi tanım değil, bir kimlik travmasıydı.

Vamık Volkan’ın dediği gibi, toplumlar da bireyler gibi travmalar yaşar ve bu travmalar kuşaktan kuşağa aktarılır.
Osmanlı’nın çöküşü, Türk toplumunun belleğine bir “seçilmiş travma” olarak kazındı.
Yenilgi, yalnızca geçmişin bir olayı değil, geleceğin duygusal zeminine dönüşmüştü.

Adler’in “aşağılık duygusu” dediği şey, artık bireysel bir kompleks değil, bir uygarlık nevrozu haline gelmişti.
Batı’ya bakan her zihin aynı soruyu sormaya başlamıştı:

“Biz niye onlar gibi olamadık?”

Muhafazakârlık: Yarayı Korumak

Toplumun bir bölümü bu sorunun acısına dayanamayarak geçmişe sığındı.
Gelenek, din, dil ve aidiyet, kimliğin savunma kabuğuna dönüştü.
Volkan’ın tanımladığı gibi, büyük grup kimliği tehdit altında olduğunda insanlar ilksel sembollere, eski anlatılara sarılırlar.

Bu, anlaşılır bir tepkidir: kimlik erimesine karşı bir benlik savunması.
Ama zamanla bu kabuk kalınlaşır; yaşam enerjisini korumaz, hapsetmeye başlar.
Böylece muhafazakârlık, aslında koruduğu şeyi donduran bir duygu haline gelir — geçmişle yaşamak değil, onunla donmak.

İlericilik: Aynada Onay Arayışı

Modernleşmeciler ise farklı bir yön seçtiler: geçmişe değil, Batı’ya bakmayı.
Ama o bakışta da bir huzursuzluk vardı.
Çünkü bakılan şey yalnız model değil, aynı zamanda üstünlük imgesiydi.
Batı’nın aynasında kendi yansımasını arayan bir toplum, zamanla kendi yüzünü unutmaya başladı.

Bu, Volkan’ın “ayna narsisizmi” dediği haldir:
Bir toplum, beğendiği dış figürün gözünde kendini tamamlamak ister.
Kendi değerini, kendi üretiminden değil, onun onayından alır.

İlericilik böylece zaman zaman bir düşünce özgürlüğünden çok, bir beğenilme arayışına dönüştü.
Modernlik, “biz de onlar gibiyiz” demenin estetik biçimi oldu.

Atatürk: Travmadan Yaratıcılığa

Ve tam burada, Atatürk sahneye çıktı.
O, yarayı inkâr etmedi ama onunla da yaşamayı reddetti.
Travmayı bastırmak yerine, dönüştürmeyi seçti.

Atatürk’ün farkı, aşağılık duygusunu telafiyle değil, yaratımla aşmasıydı.
“Biz yapamayız” diyen iç sesi susturup, “biz yaparız” diyen bir özgüven inşa etti.
Bu yalnızca bir siyasal liderliğin değil, bir kolektif psikoterapinin başlatıcısıydı.

Volkan’ın kavramıyla söylersek:
O, Türk toplumunun “seçilmiş travmasını” “seçilmiş zafere” dönüştürdü.
Çanakkale, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet…
Hepsi bu dönüşümün sahneleriydi.
Yenilginin gölgesi yerini özsaygının ışığına bıraktı.

Cumhuriyet: Bir Ruh Yenilenmesi

Atatürk’ün devrimleri çoğu kez politik ya da teknik reformlar olarak anlatılır.
Oysa her biri, aslında bir ruhsal yeniden yapılanmanın parçasıydı.

  • Eğitim devrimi, sorgulayan aklı özgürleştirdi.

  • Laiklik, vicdan alanını devletten ayırarak iç dünyayı bağımsızlaştırdı.

  • Dil ve harf devrimi, ulusun kendi sesini yeniden duymasını sağladı.

  • Kadın hakları, toplumun bastırılmış yönünü, dişil gücünü, sahneye çıkardı.

Bütün bunlar, bir toplumun “ben kimim?” sorusuna özgüvenle cevap verebilmesi içindi.

Zihinsel Bağımsızlık

Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, bir akıl çağrısı olmanın ötesinde, bir özgürlük beyanıdır.
Çünkü bu söz, dışsal otoritelerden onay bekleyen zihni değil, kendi aklına güvenen bireyi yaratır.
Bu, aşağılık duygusunun gerçek tedavisidir.

Artık kimliğin aynası Batı değildir; zihin aynasıdır.
Yönümüz “onlara benzemek” değil, “kendimizi gerçekleştirmek”tir.

Bugün İçin

Bugün hâlâ modernleşme, muhafazakârlık, ilericilik ve gericilik arasında gidip geliyorsak, aslında bu travmatik enerjinin hâlâ içimizde çalıştığını gösterir.
Ama aynı zamanda, Atatürk’ün başlattığı kolektif şifa sürecinin hâlâ sürdüğünü de kanıtlar.

Çünkü her kuşak kendi biçiminde aynı soruyla karşılaşır:

“Ben kimim, nereye aitim, neye inanıyorum?”

Ve her yanıt, o büyük tarihsel tedavinin bir parçasıdır.

Atatürk’ün asıl mirası, sadece bir devlet değil, özgüvenle düşünebilen bir benliktir.
O yüzden Türk modernleşmesi, hâlâ tamamlanmamış bir yolculuktur — ama artık yönünü biliyor:

Aşağılık duygusundan özgüvene, taklitten özgünlüğe, bağımlılıktan düşünceye

Gültekin Özdemir-2025

Abaka Talks’a göz attığınız için teşekkür ederim.

Yeni yazılarımı kaçırmamak ve bu yolculuğa birlikte devam etmek için ücretsiz abone olabilirsiniz.

Subscribe now

Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir